Sevginin Yeri ve Onemi

Sevginin Yeri ve Önemi

 

             (Bildiğiniz gibi insan, toplum içinde yaşamaya mecburdur. Bu mecburiyet insanların birbirleriyle ilişki halinde olmasını gerektirir. Bu ilişkiler de bazen sevinç bazen hüzün olarak geri döner. Bazen kendimizde dikkat etmeden ilişki kurduğumuz insanları kırar onları incitiriz. İşte bu konuda daha dikkatli olmak insanlara sevgi ve hoşgörü ile yaklaşabilmek ve kendimizi onların yerine koyarak onları anlamaya çalışmak için sizlere seslenmeyi düşündük. İlk seslenişimiz için de sevgiyi seçtik. )

 

İnsan ilişkilerinin en önemli ve en temel kaynağı sevgidir. En sağlam ilişkiler sevgi üzerine yaşanır. En samimi diyaloglar, en teklifsiz arkadaşlıklar sevgi temeline dayanır. İnsanları kırmayan kişi sevgiyi esas almıştır. Herkese hoşgörülü davranan insan, işletiyordur. Hatalar yerine güzellikleri gören insan sevgiden ders almıştır. İnsanları seven insan, sevmeyi öğrenmiştir.

 

Evet insan ilişkilerini etkileyen en önemli faktör sevgidir. Peki sevgi bir ihtiyaç mıdır yoksa bir lütuf mu?

 

İnsan doğar doğmaz çok farklı, yepyeni bir aleme gözlerini açar. Ve o andan itibaren hayatına dair tek kesin şey bir gün öleceğidir. Kişi yaşamı sürecinde sağlıklı olup olamayacağını, evlenip evlenemeyeceğini, okuyup okuyamayacağını, zengin olup olamayacağını bilemez. Ama öleceğini bilir. İşte bu kesin bilgi ile doğan insan ilk adımını yalnızlığa atmıştır. Yaşam süresinin sürekli kısalışı, doğal güçler karşısında çaresiz kalışı toplum içinde de olsa aslında yalnız oluşu insan yaşamını çekilmez hale getirir. Bu çekilmezliğe bir son verip kendisini dış dünyayla, bir başka insanla ya da düşünceyle bütünleştirmezse yaşamın anlamını yitirir. Yalnızlığı içinde kaybolur.

 

Yalnızlığın aşılması ise ancak sevgiyle olur. Sevmeği bilen insan yaşamdan zevk alır, hayatın anlamını kavrar, insanlarla olmaktan hoşlanır ve yalnızlık korkusunu yener.  

 

İnsan yalnız olmaktan korkar. Ayrı olmak, yalnız olmak çözülmesi gereken bir problemdir insan için.bu problemin en doğru çözüm yolu ise sevgidir.

 

Hiç Tanımadığı insanlardan oluşan bir topluma giren insan yalnızlık hissine kapılır. Hemen gidip oturmak ve kendi alemine dönmek ister. Kendi yalnızlığına çekilmeyi başkalarıyla diyalog kurmaya tercih eder.

 

Bu kişinin yalnızlığına olan özleminin değil, yalnızlıkla olan probleminin ve bu probleme çare bulamayışının bir göstergesidir. Hatta çevremizde öyle insanlar görürüz ki yalnız kalmak, iletişim kuramamak korkusuyla topluluktan kaçarlar.yine her birimiz kendimizden biliriz ki bir topluma girerken yanımızda bir arkadaşımızın, bir tanıdığımızın, bir sevdiğimizin olması bizi rahatlatır. Bu rahatlama “Yalnız değilim” duygusunun sonucudur. Yine hiç tanımadığımız insanlardan oluşan bir toplulukta bir sevdiğimize rastlarsak hemen onun yanına gider o ortamdaki yalnızlığımızı onunla gideririz. O halde sevgi yalnızlık çeken insanların ilacıdır. Burada dikkat çekmemiz gereken bir nokta da şudur ki sevgi yalnızlığı ortadan kaldırmaz. Yalnızlığı yaşanır hale getirir, güzelleştirir. Korkulacak bir durum olmaktan çıkarır. Bireyi yalnızken de toplun içindeyken de mutlu kılar.

 

Yalnızlığı ve ayrılığı aşmanın doğru yolu sevgidir. Ama bir yol daha vardır ki son derece zararlı ve yanlıştır. Buna rağmen insanların bir çoğu bu yolu tercih ederler. Bu yol içki, kumar, esrar gibi kötü alışkanlıkladır. Bunlara yönelen kişi yalnızlığını kendinden geçme şeklinde aşmak ister. Çünkü kendinden geçmekle yalnızlığını ve ayrılığını unutur.

 

Bu kişi her hangi bir sebepten dolayı yalnızlığını yenememiş, bu sebeple de yanlış bir yola girmiş ve kendini bir kısır döngü içinde bulmuştur. Yani kendini yalnız hissettikçe kötü alışkanlıklara yönelmiş, kötü alışkanlıklara yöneldikçe de daha çok dışlanmış, kendini daha çok yalnız hissetmiştir. Bu döngüden kurtulmak da ancak sevgiyle mümkündür. Kişi önce kendini sevecek sonra da insanları sevecektir. Ve bu sevgi de peşi sıra toplumdan kaçmamayı, insanlarla iç içe yaşamayı getirecektir.

 

Birlik sevgide kaynaklanır. Birlik arzusu, başkalarıyla kaynaşma arzusu kişinin içindeki en büyük histir. Bu his sayesinde insanlar aile, grup ve toplum olarak yaşar. Aile kavramını, toplum kavramını ayakta tutan, birlik beraberlik hissidir. Bu hissin kaynağı da sevgidir.

 

Her insanın içinde sevgi vardır. Kimisi bunu hisseder, açığa çıkarır, kimisi de hissedemez. Hissedemeyen insan biraz kendine yönelip iç aleminde keşfe çıksa o sevgiyi fark edecektir. Nasıl mı? Bir insan düşünelim. Kaba saba, öfkeli, her şeye bağırıp çağıran, yalnız yaşayan, kimsesi olmayan, kimseyi sevmeyen ve kimse tarafından da sevilmeyen bir insan. Şimdi bu insan kendine sorsun:

 

En çok hangi rengi seviyorum? –Diyelim ki siyah.

En çok hangi kıyafetimi seviyorum? –Lacivert ceketimi.

 

En çok hangi tatlıyı seviyorum? –Diyelim ki baklavayı. İşte kişi için özel olan, diğerlerinden farklı olan bu tercihler o kişide olan sevginin yansımasıdır. Bu kişi için bazı şeylerin diğerlerinden özel olması o kişide sevginin olduğunun kanıtıdır. İşte kendi aleminde sevginin varlığını keşfeden kimse o sevgiyi dışarı çıkarmalı ve insanlara yöneltmelidir. Böylelikle hem kendi mutlu olur, hem de çevresindekileri mutlu eder.

 

Bir insanı diğer insanlarla temel öğe sevgidir. Diğer unsurlar ise geçici bir birliktelik getirir. Örneğin mal ortaklığından kaynaklanan menfaate dayalı bir birliktelik, orada sevgi yoksa menfaat ortadan kalkınca biter. Yine menfaatler üzerine kurulmuş bir birliktelik ihtiyaçlar son bulunca biter. Ama sevgi niteliksizdir. “Neden seviyorum?” sorusunun cevabı yoktur. Çünkü ben birini seviyorsam onu sevdiğim için seviyorumdur.

 

Sevgi insanın diğer insanlara verdiği bir armağan, bir lütuf değil, insanın kendisi için bir ihtiyaçtır. İçgüdüsel bir duygudur ve ona yön veren insandır.

 

O halde sevgilerimize yön verelim ve insanları sevelim. İnsanları insan oldukları için, aynı havayı teneffüs edip aynı dünyayı paylaştığımız için sevelim. Çünkü sevgi paylaşmak demektir. Bir ortamı paylaşmak, bir değeri paylaşmak, bir kişiyi paylaşmak, bir düşünceyi paylaşmak. Bunların her biri sevgi için birer nedendir. O halde “Neden sevmeliyim” diye düşünen biri kendine göre bir paylaşım bulup sevgisini açığa çıkarabilir.

Sevginin sevgi olabilmesi için bir esas da şudur: İnsan, insanı araç olarak değil amaç olarak görmelidir. Bir insanı araç olarak gören biri o kişiyi sevmez. Çünkü kişinin başkalarını araç olarak görmesi, menfaati icabı o kişi ile ilgilenmesi anlamına gelir ki bu da sevgi olmaz. Ve insanlar birbirlerini araç olarak gördükçe toplumda sağlıklı ilişkiler yaşanmaz. Böyle bir toplumda insanların ihtiyaç duydukları sevginin bir gereği olan saygı da ortadan kalkar. İnsanlar birbirlerinin üzerine basarak yükselmeye çalışırlar. Amir memurunu terfisi için, öğretmen öğrencisini ekmek parası için, doktor hastasını kariyeri için bir araç olarak gördüğü zaman sevginin eğitimciliği de ortadan kalkar.

Aslında sevgi çok başarılı bir eğitimcidir. Şöyle örneklendirebiliriz: Mesleğini seven, öğrencileriyle olmaktan hoşlanan bir öğretmen düşünelim. Bu öretmen işe başladığı andan itibaren kendini geliştirmeğe başlar. Mesleğinde biraz daha faydalı olabilmek, öğrencilerini bir adım daha ilerletmek için elinden geleni yapar. Ve bu gayreti kendisinin sosyal ve bireysel olarak gelişiminde rol oynar. İşte öretmen ile öğrencileri ve mesleği arasındaki sevgi eğitimci rolüyle kendini göstermiştir.

Yine aynı sevgi hastalarıyla severek ilgilenen doktorlar için, işçilerini seven ustalar, mühendisler için, memurlarını seven amirler içinde eğiticidir.

Bu ilişki tersine de işler. Yani öğretmenini sevmesi öğrenci için, doktorunu sevmesi hasta için, ustasını sevmesi işçi için, amirini sevmesi memur için bir eğitmendir.

O halde şunu söyleyebiliriz. Arada sevgi olan birliktelikler kişinin ihtiyaçlarına cevap vermekle beraber, her iki taraf için de birer eğitmendir. Hâl böyle olunca da insan olarak bizlere düşen her ne işle meşgul olursak olalım yaptığımız işi sevmektir. Kişi sevdiği işte başarılı olur. Başarılı olduğu işte de yükselir. Ve yine bizlere düşen ilişkilerimizi, birlikteliklerimizi sevgi temeli üzerine kurmaktır. Sevgi üzerine kurulan birliktelikler sayesinde insanların kusurlarını bırakıp da güzelliklerini görmeğe başlarız.

 

Sevgi özgür ruhların yaşayabileceği bir duygudur. Başka bir değişle içindeki sevgiyi dışarı çıkarabilen insanlar özgür ruhların sahibi olan insanlardır. Bu insanların özellikleri ise bir takım tabulardan uzak olmaları ve önyargı ile bakmamalarıdır. Önyargı sevginin önüne çekilmiş bir settir. Bir kişi ile karşılaştığında önyargıyı devreye sokan insan o kişiye karşı sevgisini yöneltemez. Eleştirilerini yöneltebilir, takdirlerini yöneltebilir ama sevgisini yöneltemez. Çünkü önyargı insanı insan olduğu için sevmeğe engeldir.

 

Sevmek almak değil vermektir. Almak için sevilmez. Almak için sevmek sevgi değil tutkudur. Sevgi vermektir. Şöyle bir kendi yaşantımıza bakalım. Bizler için çok değerli insanlar vardır. Çok sevdiğimiz, çok özel insanlar. Onlar için bir şeyler yapmak, onlara bir şeyler vermek, onları mutlu etmek isteriz. Ama karşılığını beklemeyiz. Eğer onlardan sevgiden başka bir şey almayı istiyorsak orada durup düşünmek ve sevgimizi ölçüp tartmak gerekir. Örneğin uzmanların birçoğu “çocuklarınızı sermaye olarak görmeyin” derler. Yani bir anne çocuk sevgisinde bile, ki bu sevgi içgüdüseldir, bu iki varlık birbirlerini farkında olsalar da olmasalar da, isteseler de istemeseler de severler, bu sevgide bile beklentiye yer yoktur. Elbette aile içi birliktelikte belli esaslar olacaktır. Anne baba çocuğundan, çocukta anne babasından bir şeyler bekleyecektir. Ama bu beklentiler sevgiye dayalı vergilerle gerçekleşirse yerini bulur. Şiddete ve öfkeye dayalı bir tutum ise beklentileri zorla almaya götürür ki bu da ilişkileri zedeler. O halde gerek aile, gerek toplum içinde herkese bir şeyler alma değil, bir şeyler verme çabasında olmalıdır ki gerçek sevgi hakimiyetini kursun.

 

Vermek bir şeylerden vazgeçmek değil, bir şeyleri paylaşmaktır. Aynı kanı paylaşmak, aynı evi paylaşmak, aynı sınıf, aynı sırayı, aynı işi, aynı insanı, aynı değeri, aynı inancı paylaşmaktır. İnsan oluşu paylaşmaktır, sevgiyi paylaşmaktır.

 

Paylaşmayan ya da paylaştığının fakında olmayan insan sevemez. Sevgisinin farkına varamaz, sevgisine sebep bulamaz. Bir ömür boyu şöyle düşünür durur: “sevgi önemliymiş, her şeyi sevmek gerekiyormuş. Ama neden? ben komşumu neden sevmeliyim, iş arkadaşımı neden sevmeliyim? Bana bir faydaları yok ki. Neden sokakta gördüğüm insanı sevmeliyim? Neden insanları sevmeliyim? Evet bir ömür boyu düşünür durur. Paylaşmayı öğrenmedikçe de bu sorulara cevap bulamaz.

 

Vermekten bahsediyorduk. Vermek maddiyattan olabilir. Ama bu, her zaman sevgi göstergesi değildir. Asıl vermek iç dünyadan vermektir. Kendinden vermek, yaşamından vermektir. İç dünyasında yaşattıklarından, sevinçlerinden, üzüntülerinden, ilgilerinden, nüktelerinden, heyecanlarından, sıkıntılarından vermektir. Kendini onunla paylaşmaktır. Onun yaşamına ortak olmaktır. Birinin yaşamına ortak olmanın yani birini sevmenin ise bir takım getirileri vardır. Bunlar dört maddede toplanmıştır. İlgi, sorululuk, saygı ve bilgidir.

 

Sevgi ilk olarak ilgiyi getirir. Seven insan sevdiği ile ilgilenir. Anne baba çocuğuyla, çocuk anne babasıyla, eşler ve arkadaşlar birbirleriyle ilgilenir. İlgi yoksa sevgi tartışılır. Çiçekleri sevdiğini iddia edip de onları sulamayan, bakımlarını yapmayan bir kadının çiçek sevgisine inanmak zordur.

 

Sevginin getirisi olan ilginin en güzel gösterisi anne çocuk ilişkisinde yaşanır. İlgi sevilen varlığın yaşaması, büyüyüp gelişmesi için sarf edilen çabadır. Ama aynı zamanda ilgi onun psikolojik gelişimine de imkan sağlamaktır. Onun kendini geliştirmesine fırsat vermeden, gösterilen ilgi sevgiyi boğar. O sevgi yine sevgi olarak kalsa da sonuçları fayda yerine zarar olur. Bu durum daha çok anne baba ile çocuk arasındaki sevgide yaşanır. Diğer sevgilerde ise ilgi genelde dozundadır. Dolayısıyla da böyle bir problem yaşanmaz.

 

Sevginin ikinci getirisi sorumluluktur. İlgi sorumluluğu da gerektirir. Sorumluluk bir başkasının yüklediği bir görev değil kişinin kendi iradesiyle üstlendiği bir kazanımdır. Bir başka ifadeyle sorumluluk hesap vermeğe hazır olmak demektir.

 

Bir anne nasıl bebeğinden sorumlu ise, bebeğin bedensel olarak sorumluluğunu üstlenmişse birbirini seven insanların da duygusal olarak sorumluluğu birbirlerinin üzerindedir. Birbirini seven iki insan birbirlerinin üzüntülerinden, dertlerinden, sevinçlerinden sorumludur.

 

Aynı durum toplum için de söz konusudur. Bir grupta, bir toplumda insanlar birbirlerini seviyorsa birbirleriyle ilgilenmek ve birbirlerinden sorumlu olmak durumundadırlar. Derdi olana hep beraber çare bulmak, birinin sevincini hep beraber kutlamak, birinin heyecanını hep beraber paylaşmak sevginin ve onun getirileri olan ilgi ve sorumluluğun göstergeleridir.                       

 

Eğer bir toplumda bunlar yaşanmıyorsa o toplumda sevgi yoktur. O toplum paylaşmayı bilmiyordur, vermeği bilmiyordur.

 

Sevginin üçüncü getirisi ise saygıdır. Sorumluluk saygıyı içermelidir. Eğer saygıyı içermezse yani kişi sorumluluğundaki kişiye saygı duymazsa o zaman sorumluluk kendine bağlı kılmayı ve zorbalığı içerir. Bu durum da ilişkiyi sevgi değil öfke ve korku çerçevesinde geliştirir. Ve bu ilişki de kısa süreli ve verimsizdir. Bu ilişkinin süresi de ezilen bireyin ezikliğini ortadan kaldıracak güce sahip olmasıyla son bulur. Bundan sonra ise intikam duygusu ilişkiyi devam ettirir. Böylelikle de sevgiyle başlayıp saygıyla devam etmeyen bir ilişkinin çehresi değişmiş, bireyler arasındaki ilişki tamamen nefrete dönüşmüş olur.

 

Saygı insanın insan olmasına, kendini kanıtlayabilen bir birey olmasına verilen değerdir. Karşımızdaki insana değer vermek, onu önemsemektir. Saygı kişinin kendi özgürlüğünün kanıtıdır. Ruhen özgür olmayan, başka insanları köleleri gibi gören bir kişide saygı yoktur. Saygı sömürünün yokluğunun kanıtıdır. Kişi ancak bağımsızlaşmayı başarabilmişse, başkalarını sömürüp hükmü altına almadan, koltuk değneksiz ayakta durabiliyorsa insanlara saygı duyabilir. Saygı “ben söyleyeyim sen yap, senin hakkında ben düşüneyim sen hareket et” anlayışının önüne çekilmiş bir settir. Anne babalar ve eşler bu konuya biraz daha dikkat etmelidir. Bu fertler sevdikleriyle birlikte karar verebilirler. Birbirlerinin hayatlarına belirli ölçüde müdahale de edebilirler. Ama birbirlerini hükümranlıkları altına almaya hakları yoktur. Başkasına saygı duymayan bir insan kendine olan saygısını yitirmiş bir insandır.

 

Saygının sevgiden bir ayrıcalığı vardır.saygı daha geneldir. Yani bir toplumda birbirini tanıyan yada tanımayan iki insan birbirlerine insan olmaktan dışında bir sevgi duymayabilir. Ama saygı duymak zorundadır. İçinde saygı bulunmayan bir toplum yaşanmaz hale gelir. Günümüzde de insanlarımız birbirlerine olan saygılarında eksiklik göstermektedir. Bunun nedeni ise saygının insana değil de etikete gösterilmesidir. Bir profesöre saygı duyup da sokakta çalışan bir ameleye saygı duymayan bir insanın saygı adı altındaki o tavırları saygı değildir. Saygıyı etiketlerle sınırlayan insanların kendileriyle ilgili aşamadıkları problemleri vardır. Olgun insan ise etiketine bakmadan her insana insanca davranabilen ve saygı duyabilen insandır.

 

Saygının dördüncü getirisi ise bilgidir. Bilgiden kasıt insanları tanımaya çalışmaktır. Bu bilgi ise kişinin kendine gösterdiği ilgiyi, diğer insanları oldukları gibi görmeye çevirdiği zaman kazanılır. Bu bilgi sayesinde kişi sevdiğinin kızgın olup olmadığını o belli etmese bile anlar. Onun huzursuz veya endişeli olduğu zamanları tespit edebilir, sevindiği, mutlu olduğu halleri bilebilir. Onun davranışlarını yorumlayabilir. Örneğin yalnızlık hissettiğini, suçluluk duyduğunu anlayabilir. Bu sayede kendini onun yerine koyar ve ona göre davranır. Bu tavır, yani kendini onun yerine koyma ve onu tanıyabilme bütün ilişkilerde en güzel sonuçları verir. Ve toplumda başarılı ilişkiler oluşmasını sağlar. Toplumda yaşanan başarılı ilişkiler de sevgiyi geliştirir. 

Yorum Yaz